Aşk ve diğer kelimeler

Sıkıntılı günlerimde Oğuz Atay tadında yazdığım notlar...

2020.11.25 16:47 bariscsknr Sıkıntılı günlerimde Oğuz Atay tadında yazdığım notlar...

1. Keşke...

Ben onun ailesi gibiydim. Benimle büyüdü. Güzel, uzun, dalgalı saçları, masmavi gözleri vardı. Teni bembeyazdı, ağzı biraz büyüktü. Şu ten meselesi dedim, bu coğrafyada dedim, bu tende bir insan nasıl olur da çıkar dedim. Doğrusu dedim, garip. Rus falan olsa neyse. Beyaz ten, renkli gözler. Çok şanslıymışım halbuki ama çok küçüktüm o zamanlar.

O da çok küçüktü, çok toydu. Bu kadar karamsar ve içine kapanık biri değildi mesela. Neşesi? Neşesi hiç bitmiyordu. Her daim gülebilirdi, eğlenceliydi. Hayatı severdi o zamanlar. Lakin dünya asık suratlı insanların dünyasıydı. Bunu o zamanlar, çok küçükken fark etmişti. Bir de diyordu, şişman insanlar. Evet, şişman insanlar. Onlar da bu dünyada diyordu, önemliler. Nefret ederdi şişmanlamaktan ama hep şişmanlardı mesela, hep. Gerçekten mi? Bilmem, belki de. O zamanlar çok küçüktük ve dünya için çok hafiftik. Matematik diyorduk, yalan. Biz matematiğe girmiyorduk.

Mesela onun saçma sapan, her şeye gülme huyu vardı. Yani bazen sadece gülmek için gülüyordu. Bu kötü bir şey mi? Bilmem. Sen de hiçbir şeyi bilmiyorsun.

Onun bir şeye güldüğünü düşün, biri çıkardı "neden gülüyorsun?" derdi. Bir sebep gerekmiyordu oysa gülmek için. Küçüktü o zamanlar sadece, gülmek istiyordu, gülüyordu. Ama suçlu hissediyordu bazen, bunlardan dolayı. Bu oyunları diyordu, hep yapıyorlar. Aptal diyordu, neden güldün, neden? Ama gülüyordu yine de. Mutlu muydu peki? Bilmem, belki. Belki de düşünmüyordu o zamanlar, mutlu muyum diye. Yaşıyordu sadece. Dedim ya, küçücüktü o zamanlar.

Bir ay çiçeğini düşün, tan vaktinde güneşe doğru açtığını düşün. Sapsarı, hayat dolu. Düşün, düşünüyor musun? Gülüşü işte, öyleydi. O zamanlar henüz büyümemiştik. Çok toyduk. Yarın mesela diyorduk, ne yaparız? Şunu yaparız, bunu yaparız. Ama hiçbir şey yapmıyorduk, hiçbir şey. Sadece yatıyorduk. O kadar küçüktük ki hiç düşünmüyorduk mesela bunları.

Ama sonra sorular gelmeye başladı. Nasıl sorular? "Ne yapacaksın?" gibi bir soru mesela. "Ne yapacaksın?". Bilmem. Ne yapacağım, bilmem, bilmiyorum. Bu soru diyorum, cevabı çok zor ve biz diyorum çok küçüğüz hala. Ama sorular yine. "Nereye kadar böyle gidecek". Cevap belli, bilmiyorum. Sen de diyordu, hiçbir şeyi bilmiyorsun. Evet, hiçbir şeyi bilmiyorum. Sorular, cevaplarını bilmediğim sorular, bunlar çok zor sorular. Ve ben çok küçüğüm hala.

Sorular arttı. "Ne yapacaksın, nereye kadar böyle gidecek, nasıl yaşayacaksın, çalışmazsan nasıl olacak, hiç mi bir şey yapmak istemiyorsun" Sorular, sadece sorular, cevaplarını bilmediğim sorular.

Peki ne zaman oldu da çok soru sormaya başladı? Acaba ben mi alıştırmıştım ona, yoksa her zaman mı böyleydi? Benim sorularım diyordum, içimle ilgili, benimle ilgili ama diyordum onun soruları. Yoo, hayır! Yoksa... Yok, yok diyordum. Ama kendimi kandırıyordum, gerçeklerden kaçıyordum.

Sonuç olarak, bütün soruları cevapsız bıraktım. Sustum sadece. Bu nedenledir ki, kendisini hep suçlu hissetti. Halbuki cevap belliydi, ben bir çocuktum ve her zaman öyle kalacaktım ama o büyüyordu. Benden nefret ederek büyüyordu. Artık beni hiç sevmiyordu. Dedim ya, benim yanımda büyüdü.

Mesela hiç mi ailenden nefret etmezsin? Bir yerlerde kaybettiysek ve kaybetmeye devam ediyorsak hiç mi ailemizin suçu yok? Aile gerçekten de kader bazen ve asla o kaderi yenemiyorsun. Babalarımız gibiyiz mesela. Nefret ettiğimiz o babalarımız gibi. İşte bu nedenledir ki, o da benden nefret ediyordu artık. Ben büyüttüm onu çünkü. Zehirledim onu ruhumla. Lanetler okudu bana, keşke diyordu hiç tanımasaydım seni, keşke. Haksız da sayılmaz hani. Keşke diyordum, hiç tanımasaydı beni, keşke.

Babalarımızın çaresizliğe düştüğü o anlar gibi, öyle ansızın kalakalıyoruz. Yapacak hiçbir şeyimiz yok. Elimizden hiçbir şey gelmez. Sinir, öfke içimizi yiyip bitirir. Yıkmak gerek her şeyi, yıkmak gerek. Ancak öyle rahatlarız. Babalarımız gibi lanet olsun, aynı babalarımız gibi.

2. Küçük Bir Not

İçimde kocaman ve beni rahatsız eden bir affedilme isteği var. Herkes beni affetsin.

3. Yağmurlu Günler Üzerine

Kuraldır; yağmurlu havalarda pencere açılır. Anayasamızın 1554. maddesine göre; yağmurlu havalarda tüm vatandaşlar penceresini açmak zorundadır. Penceresini açmayan vatandaşlar 10 saat kesintisiz, gerçek yağmur sesi dinleme cezasına çarptırılacaktır.

4. Vatandaşlık Hukukunda Aşk Üzerine

Birilerini sevmem için o kişilerin varlığına ihtiyacım yok. Hatta yoklarken daha çok seviyorum onları. Çünkü varlıkları çoğu zaman sorun yaratıyor.

Anayasamızın 3276 numaralı kanununa göre; Vatandaşlarımızın aşka dönüşebilecek sosyal, duygusal, insani ilişkiler kurması yasaklanmıştır. Aşk, Toplumumuzun örf ve yasalarına terstir. Bu sebeple Birey; ego, tahakküm, itaat etme ve bilumum aşağılık insan zaaflarından kurtulmak zorundadır.
Vatandaşlarımız, birbirleri ile uzaktan bakışarak ya da en iyi ihtimalle koklaşarak, sadece yaşamsal popülasyon için cinsel İhtiyaçlarını gidermek amacıyla tensel münasebet kurabilirler. Bu münasebet; giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşmalıdır. Ön sevişme yapılması tehlikeli ve yasaktır.
Bireyin, diğer Bireyle arasında olan münasebet; mümkünse anlaşmalı olmalı ya da yazılı bir akde dayanmalıdır. bu akit 15 dakikayı geçmemelidir.
Yukarıda belirtilen durumlar haricinde münasebet kuran Bireyler, hadım edilecektir. Hadım edilen Bireylerin sosyal, duygusal, insani ilişkiler kurmasında herhangi bir sakınca yoktur. Onlar pozitif ayrımcılığa uğramakta ve Toplumumuzda fasulyeden sayılmaktadır.
Yaşasın Topluluğumuz !

5. Yüce Hiçlik Ve Boşluğun Mutlak Varlıkları Üzerine

Burada olan her şey Boşluğa aittir. Üretilmiş ve üretilmekte olan her şey de Boşluğun bir parçasıdır. Bu üretimin bir yerinde var olan her şey de, Boşluğa ait olan her şeydir. Boşluk; var olandır, esastır ve de var edenin bir parçasıdır ve var edenin varlığı mutlaktır.
Boşluk, Toplumumuzu var eden Yüce Hiçliğin, İnsanlığımıza sunduğu bir varoluş savaşıdır ki Hiçliğin, İnsanlığa verdiği temel görev de tam olarak budur.
İnsan Hiçken ve Boşluk küçücükken, Hiçlik ve Boşluk toplumumuza egemen değildi. İnsan, Boşluğu doldurmaya çalıştıkça, Boşluk büyüdü ve İnsan, Hiçliğin yüce erdeminin farkına vardı.
Ve Hiçlik dedi ki: "Ey İnsan! Sen, Boşluğun bir parçasısın. Senin görevin bunu doldurmaktır ama bilmelisin ki en büyük günahın da budur. Sen Boşluğu doldurmaya çalıştıkça, Boşluk daha da büyüyecek ve Ben, bu Boşluğu var eden Hiçlik, İnsanlık bu görevi yerine getirdikçe, daha da güçleneceğim ve yüce erdemlerim tüm İnsanlığa egemen olacak. Sen Boşluğu doldurdukça, benim Hiçliğim büyüyecek."
Ve İnsanlık kabul etti bu buyruğu. Hiçliğin yüce erdemlerinin yanında, kendi zayıflığına ve saflığına üzüldü. Kendini, Boşluğun bir parçası olan Yüce Toplumumuza adadı.
Toplumumuz, Yüce Hiçliğin kudreti sayesinde gelişmemekte ve olduğu yerde saymaktadır. Bu sayede İnsanlığın, ne yaparsa yapsın ulaşacağı nokta olan Boşluğu, Toplumumuzda egemen kılmıştır. Birey, bu ilke doğrultusunda olduğu yerde saymakta, ileri gitmemekte ve ruhsal sıkıntılar yaşamamaktadır.
Boşlukları doldurmak günahtır ve bireyin, kendine yaptığı en büyük kötülüktür. Topluluğumuzda bu eylem yasaklanmıştır.

6. Topluluğun Vatandaşlığı Üzerine

Sığınma ve/veya vatandaşlık talep eden bireyler için belirtmek gerekir ki; Toplumumuzda bu işlerle uğraşacak herhangi bir bürokrasi mevcut değildir. Vatandaşlık, Toplumumuz için soyut bir kavramdır. Görülemez, tutulamaz, sayılamaz ve ölçülemezdir. Herhangi bir coğrafyada yaşayan, herhangi bir birey; kendini Topluluğumuza ait hissediyorsa, Topluluk bu kişiyi anında vatandaşı olarak kabul etmekte, sayıp, sevmekte, okşayıp, büyütmektedir. Topluluk bu konuda çok merhametlidir ve herkesi kabul etmektedir.

Ancak yaşadığımız Topluluk belirli bir coğrafya üzerinde bulunmamakta, birçok coğrafya üzerinde, irili ufaklı beyliklerden meydana gelmektedir. Bu beylikler, binlerce ülke üzerindeki, milyarlarca evlerden birinin içinde olabilir ya da hiç olmayabilir de. Vatandaşlarımızın bile Topluluğumuzdan haberleri yoktur. Hiç görmemişlerdir veya bir araya gelmemişlerdir.

Gel gelelim, Topluluk işgal altında bir sömürgedir, vatandaşlarımız da birer esirdir. Bu nedenle, Topluluğa dahil olmak isteyen bireyin, kendi özgürlüğünden vazgeçme zorunluluğu vardır. Topluluğun vatandaşlığı esirlikten ibarettir ve bireyin özgürlüğü tehlikeli ve yasaktır. Vatandaşlarımızın, başka ülkelerin tahakkümü altında yaşaması mecburidir. Bu mecburiyet, Topluluğumuzun en önemli özelliği ve en katı kuralıdır. Toplumumuzu yöneten Erk, özgürlük mücadelesi vermek için oldukça zayıf, güçsüz ve bıkkındır. Zaten Erk'imizin kendisi de özgür değildir ve özgürlük diye bir derdi de yoktur. Özgürlük; Erk için bir sorun ve her şeyin sonu anlamına gelmektedir. Bundandır ki özgürlüğü yasaklamıştır.

Kanunumuzda özgürlük, vatandaşın bireysel sorunudur ve sorumluluk tamamıyla bireye aittir. Fakat şunu belirtmek gerekir ki, özgürlüğünü kazanmış olan birey, doğal olarak vatandaşlıktan atılacak, sürgüne gönderilecek ve hatta vatan haini ilan edilecektir.

7. Vatandaşlık Görevi Üzerine

Tüm vatandaşlarımızın, bir şeye ait olma zorunluluğu vardır. Bu aidiyet bireyi kahretse de, vatandaşlık görevidir. Birey; bir şeye ait doğmalı, sömürülmeli, çürümeli ve ölmelidir. Bireyin varlığı her zaman başka varlıkların (ülke, ordu, eğitim, aile vb.), varlığı içindir. Topluluğumuzun ant içtiği yemin budur. Bireyin, kendi varlığı üzerine söz söyleme, fikir beyan etme hakkı yoktur. Cezası ölümdür.
Yargılama, var olmayan kurullar üzerinden yapılacak ve kararı sadece yöneten Erk verebilecektir. Her karar kendi içinde gizlidir. Vatandaşa bildirme zorunluluğu yoktur. Bu yaptırımların hepsi, geçerli bir soyutun farklı parçalarıdır ve aksini düşünmek yasaktır. Birey, bu yaptırımları yaşayarak görecek ve gerçekliğinin farkına bir gün, elbet varacaktır. O gün geldiğinde birey, çoktan ölmüş olduğunu anlayacak ve Topluluğun gerçekliğini hissedecektir. Topluluğun, merhameti büyük ancak gazabı acıdır. Tüm vatandaşlarımız bunu bir gün deneyimleyecek ve Topluluğa ait oldukları için lanetler okuyacaklardır.

8. Vatandaşlığın Olmak İstediği Yer Üzerine

Vatandaşlarımız, oldukları yerden ilerideydi ya da olmak istedikleri yerden geri. Ortalarda bir yerdeydi, ileri geri gitmekteydi. Vatandaşlarımız küçücüktü, ufacıktı, top oynadı, acıktı.

Vatandaşlarımızın hareketi bir suyun akışından farksızdı. Dar bir düzlemde, aşağıya doğruydu. Onlar için yön diye bir şey yoktu. Gittikleri yol ola ki sağa sola ayrılsa, yine de düz gitmek zorundaydılar. Karşılarına kocaman bir kaya parçası çıksa, ona çarpıp ölmek dışında başka bir seçenekleri yoktu. Onlar için hareket, aşağıya doğru yuvarlanmaktan başka bir şey değildi. Çünkü Topluluk, dev bir yokuş üzerinde yer almaktaydı. Bu yokuş, gözle görülemeyecek kadar dikti ve çok büyük bir coğrafyaya yayılmıştı. Ayrıca zemini de çok kaygandı. Vatandaşlarımız, bu yokuş üzerinde 90 derecelik acı ile dik duramamakta, zemin üzerinde sürekli aşağıya doğru yuvarlanmaktaydı. Ayrıca vatandaşlarımızın bacakları, böyle zor yokuşlar için oldukça dayanıksız ve zayıftı. Vatandaşlarımızın sürekli yokuş aşağı hareket etmesinin bir diğer nedeni de rivayete göre; Topluluğa ait olan bireyler, kendilerine en yakın olan diğer bireylerden kaçmak istemekteydi. Aynı zamanda da en uzak olan bireye ulaşmayı arzulamaktaydı. Bu istek ve arzuları nedeniyle Vatandaşlarımız, sürü halinde tek bir yöne doğru ilerlemekte ama aslında hiçbir yere gidememekteydi.

Vatandaşlarımız kaçmak istediği yerden kaçamıyor, olmak istediği yere de ulaşamıyordu. Bu sebeple Vatandaşlarımız; sürekli aşağı doğru yuvarlanıyor ama hiç bir yere varamıyordu. Dev kayalara çarpıp ölüyor ve asla bir araya gelemiyorlardı. Ne oldukları yeri terk edebiliyor ne de olmak istedikleri yere gidebiliyorlardı. Dediğimiz gibi; Vatandaşlarımız ortalarda bir yerdeydiler, ileri geri gitmekteydiler, küçücüktüler, ufacıktılar, top oynadı ve acıktılar.

9. Vatandaşlarımızın Hastalığı Üzerine

Vatandaşlarımızın karantinaya alınması gerekmektedir. Çünkü Vatandaşlarımız hastadır, sağlıklı değillerdir. Onlar doğarken hasta doğmuşlardır. Ama lanet olsun ki, yine de doğmuşlardır. Ve bu hastalık ile yaşamaya mecburdular. Ayrıca bu hastalık bulaşıcıydı.
Vatandaşlarımıza kimsenin bulaşmaması gerekmektedir. Aynı zamanda Vatandaşlarımızın da kimseye bulaşmaması gerekmektedir. Kısacası, kimsenin kimseye bulaşmaması gerekmektedir. Bulaşmak kötü ve zararlıdır. Bu yüzden yasaklanmıştır.
Bu Vatandaşlarımızın çok hoşuna gidecektir ve size hemencecik kuyruk sallamaya başlayacaklardır. Ancak siz yine de onlara kanmayınız. Ola ki bir aptallık yapıp yanlarına yaklaştınız ve başlarını okşamaya kalktınız, o zaman sizi hemencecik ısırıvereceklerdir.
Önce biraz hırlayacaklar, hır hır yapacaklardır. Sonra biraz havlayacaklar, hav hav yapacaklardır. En sonunda da, eğer hala gitmediyseniz sizi hemencecik ısırıvereceklerdir. Çünkü Vatandaşlarımız birer kuduzdur ve aşıları da tam değildir. Hırlayıp, ısırmaları da bu nedenledir. Onlara tasma da takamazsınız, çünkü tasmadan da nefret ediyordur onlar.
Siz en iyisi onlara hiç bulaşmayınız, sadece uzaktan tatlı tatlı süzünüz onları. Bu Vatandaşlarımızın çok hoşuna gidecektir.
Zaten Vatandaşlarımız barınaklarda hayatlarını idame ettirmekte ve oranın şartlarına göre yaşamaktadırlar. Onlar sabah erken kalkıp işe gidiyorlar, akşam barınaklara geç gelip bayat ekmeklerle şişmanlıyorlar. İğrençtir Vatandaşlarımızın hayatları.
Siz hiç bulaşmayınız onlara, sadece uzaktan süzün onları. Bu bile fazladır onlara.

10. Vatandaşlarımızın Lisanı Üzerine

Vatandaşlarımızın kurduğu cümleler hep eksikti. Üstüne üstlük Vatandaşlarımızın söyleyeceği o kadar çok şey vardı ki...

Anayasamızın maddelerinin bu kadar çok olmasının sebebi de buydu. Başlangıçta anayasamızda sadece özgürlük yasaktı. Lakin Erk'imiz eksiklik hissetti ve ekledi: Birey ait olmalı. Bu eksiklik hiç bitmedi ve yine ekledi: Aşk yasaklandı. Sonra bir daha ekledi: Boşluk mutlaktır ve ebedi olmalıdır. Sonra bir daha ekledi ve bir daha ekledi. Böylece anayasamız sonsuz sayıda maddeyi içinde barındırdı.
Vatandaşlarımız, doğası gereği akıllarına gelen ilk şeyi söylemekte ve bu nedenle de sürekli yanlış anlaşılmaktaydı. Vatandaşlarımız, söyledikleri şeyler üzerine sürekli açıklama yapmak zorundaydı. Fakat yine de demek istedikleri şey tam olarak anlaşılamıyor, bu nedenle de büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve derin bir utanç ve pişmanlık içerisinde kahroluyorlardı.

Vatandaşlarımızın kullandığı kelimeler, saçma kelimelerdi. Bu kelimeler bir araya getirildiğinde tam bir anlam ortaya çıkmıyordu. Gel gelelim, bu kelimelerin anlamını Vatandaşlarımız bile bilmiyordu. Çünkü konuştukları dil, yaşadıkları coğrafyada yasaklanmış ve unutulmaya yüz tutmuştu. Bu nedenledir ki Vatandaşlarımız konuşma yetisini kaybetmek üzereydiler. Vatandaşlarımız yalnız kendileriyle konuşmaktaydı. Çünkü Sahipler meşgul, yoğun ve önemli kişilerdi. Ayrıca Vatandaşlarımızı anlamak için yeterli vakitleri de yoktu. Bu nedenle Vatandaşlarımız, müthiş bir yalnızlık içerisinde kendileri ile konuşuyor ama onunla da arası hep kötüye gidiyordu.

Vatandaşlarımızın aklı kötü, kalbi karaydı. Kullandığı kelimeler tehlikeli, kuracağı cümleler yasaktı. Fakat Vatandaşlarımız çok masum ve zararsızdı. Onlar, bir karıncayı bile incitemezdi. Vatandaşlarımızın en büyük zararı kendineydi. Onlar acı çekmekteydi. Acı içerisinde büyümekteydi. Bundan dolayıdır ki, çok yazıktı onlara.

Vatandaş; önceden, henüz bir Bireyken, Topluluk daha yokken, yalnızlık içerisinde, tehlikeli düşünceler ile kendini zehirliyordu. Erk'imiz, Bireyin bu zayıflığını gördü ve onu yanına aldı. Sayıp, sevdi, okşayıp, besledi. Bireyi büyütüp, Vatandaşı eyledi. Bir yasa çıkardı ve ona dedi ki: "Vatandaşlarımızın uzun cümleler kurması yasaklanmıştır. Vatandaşlarımızın en büyük silahı kurduğu cümlelerdir. Lakin bu silahı kendine doğrultmuştur. Çünkü Vatandaşlarımız yalnızdır ve Sahipler kurulan cümleleri anlamamaktadır. Bu nedenle Vatandaşlarımızın kısa cümleler kurması emredilmiştir. Bireyin, Toplulukta kendini var edebilmesi için bu yasa hayati bir öneme sahiptir. Ayrıca Topluluğumuzun sosyal hayatı da buna bağlıdır. Uzun cümleler, Topluluktaki Bireyler arasında yabancılaşma yaratmaktadır. Toplulukta herkes aynı dili konuşmak zorundadır. Bu dil kısa ve sade olmalıdır. Ayrıca herhangi bir duygu ve düşünceyi içerisinde barındırmamalıdır. Bu nedenle Vatandaşın kullanabileceği kelimeler anayasamızda ayrıntılı bir şekilde belirlenmiştir. Bireyin anayasada belirlenen kelimeler dışında başka kelimeleri kullanması yasaklanmıştır. Ola ki Birey, belirlenen kelimeler haricinde, duygu ve düşünceyi barındıran, uzun cümleler kuracak olsun; tez zamanda bitkisel hayata gönderilecek, fişi çekilecek, dinimiz gereğince toprağa gömülecektir."
submitted by bariscsknr to KGBTR [link] [comments]


2020.09.14 09:50 griljedi GRRM 2016 Söyleşileri

- 2015 yılında, yapmaya karar verdiğini söylediği twistin, GoT dizisi için mümkün olmayacağını çünkü kitaplarda hala yaşayan ilgili bir karakterin dizide öldüğünü açıkladı(Elbette bir sürü karakter öldü ve bazıları hiç eklenmedi ama küçük yan karakterleri konu dışına atabiliriz diye düşünüyorum).
- Yüzsüz Adamlar hakkında...
Biliyorsunuz, suikastçilerden oluşan bir loncaya sahip olmak, yaygın bir fantezidir. Suikastçılar loncasını icat eden ilk kişi ben değildim; Biliyorsunuz, bu büyük ölçüde bir fantezi kinayesidir. Tarihte bunun için çok fazla kanıt yok. Şey ... tek kanıt, Orta Doğu'da bulunan Assassins (Haşhaşiler) adlı bir grubun olduğu ve Orta Doğu'daki insanları öldürmek için suikastçılarını gönderen Dağın Yaşlı Adamı adında bir adam olduğu, orası yüzyıllardır insanları öldürdükleri yer ama suikastçıların fantezi loncaları gibi değillerdi, bu yüzden ona kendi yorumumu koymaya karar verdim. Aslında birkaç farklı suikastçı loncası kurdum, sadece Yüzsüz Adamlar değil, Hüzünlü Adamlar ve hepsi.
Yüzsüz Adamlar felsefesinde biraz var; onlar- bazı açılardan onlar bir ölüm tarikatı ve bu dinsel bir temel, ben de bunu düşündüm ve ondan çıkarım yaptım. Gerçek dünyada daha fazla ölüm kültüne sahip olmamamıza şaşırdım, çünkü bana öyle geliyor ki, eğer bir şeye tapacaksan, ölüm oldukça iyi bir şey çünkü biliyorsun, mesela, bizim bütün bu dinlere sahibiz; sana ölümsüz hayat sözünü verirler. Hiçbiri onu teslim etmiyor. Diğer tüm dinlerdeki herkes zaten ölür, bu yüzden kazanan ölüm kültüdür. Ölüm kültü gerçekten ölüme yol açabilir. "Gelin ve bizimle ibadet ederseniz ölürsünüz." Evet, muhtemelen yapacaksın! Öyleyse ... neyse. Bunu aldım ve onunla koştum.
- GRRM, kendini pro-seks feminist olarak tanımlıyor, yani pornogrofinin ve seks işçiliğinin kadını aşağıladığını ve sömürdüğünü ve buna karşı olduğunu.
- Soru üstüne Arya’nın yakında çiçek açacağını ve ileride Arya ve Gendry’nin yeniden buluşacağını söyledi.
- GRRM Dorne hakkında konuştu! Şovu tam olarak reddetmiyordu ama bunun hakkında söyleyecek iyi bir şeyi yoktu. Bir adam, 6. sezonun onun için kitapları bozup bozmayacağını sordu. "Dizide olanların kitaplarda olacağını düşünme, dizi tamamen farklı. Kitaplar öyle olmayacak." gibi bir şey söyledi. Gerçekten ondan(show) hoşlanmadığını hissedebiliyordunuz.
- Yemekte asistanı Joanna bana bazı grafik romanların resimlerini yapan diğer asistanının "süper gizli" bir şey üzerinde çalıştığını söylediğini söyledi ve biraz sonra George masamdayken, bana Bloodraven'ı da içeren daha fazla hikaye üzerinde çalıştığını söyledi. İlk önce D&E öykülerinde Kışyarı'nın Dişi Kurtları olasılığı beni heyecanlandırdı ama sonra ben deh gibiydim, muhtemelen Winds ve sanat asistanı başka bir şey üzerinde çalışıyordu(Sonra bunu tekrar doğruladı, muhtemelen 6. kitap için Kankuzgun’u sahneleri yazıyordu).
- Targ ve Targ Olmayan Teorisinden bahsetmiş ve “İlginç, çok şey biliyorsun” cevabını vermiş(Bilmeyenler için; annesi Targ olmayan ilk doğan Targlar, anneye çekerken sonrakiler babaya çekiyor. Bknz; Rhaegar’ın kızı anneye, oğlu babaya; diğer anneden olma oğlu Jon da annesi Lyanna’ya benziyor).
- 2016’daki Bağış Yemeğindeki söyleşisi sırasında, gelmeden önce, Cersei sahnesi üzerinde çalıştığını söylemiş.
- GRRM, sanat ve oyun gibi şeyler için bazı alt lisanslar çıkardığını söyledi. GRRM ayrıca HBO'nun hikayenin tv versiyonunun tam benzerlik haklarına sahip olduğunu, yani Dany'nin Emilia'ya benzediği resimler yapılamayacağını belirtti. Kendisine iki kez sorulmasına rağmen, HBO ile kendisi arasındaki duyguda gerçek bir bağdan kaçınmakta çok dikkatliydi.
- GRRM, filmlerin kitaplardan çok uzaklaştığında nasıl nefret ettiğini söyledi(Anlayan anladı, bize sor bir de Martin! :D ).
- Bir seyirci GRRM'ye sordu: “Game of Thrones TV dizisi kitaptan uzaklaştıkça, bu, hayran kurgu hakkındaki görüşlerinizi değiştirdi mi veya herhangi bir şey yaptı mı?
GRRM'nin Yanıtı: "Hayır. Telif hakkı ihlali olduğu için hayran kurgusuna karşı çıkmaya devam ediyorum. Tabii ki HBO, bana para dolu büyük damperli kamyonlar ödeyerek bunu aşıyor. Öyleyse, evimin önüne parayla dolu büyük bir damperli kamyonla gelmek isterseniz, size biraz hayran kurguları yapmanıza izin vermeyi düşünebilirim ama o zaman bunu hayran kurgusu olarak görmeyeceğim. Bunu bir alt lisans olarak düşünürdüm. Oyun, kart oyunları ve jeton vb. Yapan kişilere birçok alt lisans yapıyorum. Ancak Harlan Ellison, yıllar boyunca çok sesli olduğu bu kurala her zaman sahipti. Onun hakkındaki konuşmasını YouTube'da bulabilirsiniz ve bence John da sanatçıya para ödemek zorunda olduğunu düşünüyor çünkü bu şekilde hayatımızı kazanıyoruz. "
(Yıllardır dizi için D&D’nin Hayran Kurgusu demiştim ve 2016’da GRRM aslında beni resmen onaylamış. Daha ne diyelim? :D )
- Martin, kimsenin Kankuzgun’unu sevmediğini düşünüyor (ben seviyorum cicim).
- Arkadaşım, Jon ve Arya arasındaki romantizm (teori) ilişkisini sordu, Jon’un Ygritte’de gördüğü Arya bağlantısını gündeme getirdi. GRRM, evet ya da hayır diye bir cevap vermedi. Onun yerine Ygritte’in, Jon’un, yanında rahat hissettiği kadınlık seviyesi olduğunu ifade etti. “Bunun bir romantizm göndermesi olduğunu düşünmüyorum, bu belirli bir fiziksel tipe bir göndermeve Jon’un takdire şayan bulduğu şeyin bir göstergesi. Bu sanki birinin size birini hatırlatması gibi, biliyorsunuz... Diğer insanlar, orada yaşayan küçük kemirgenlere benzeyen saçlar yüzünden rahatsız olabilir. (Jon) Buna alıştığı için onu rahatsız etmiyor. GRRM şimdi koridorda "Geçmişteki bazı şeylerin bu kadar güçlü bir foreshadowing olmamış olmasını dilediğini" ve "bazı yeni şeylerin o zaman daha güçlü bir foreshadowing olmasını dilediğini" söyleyerek bitirdi.
- Bunun yerine George, (kitabın) taslağının ofis binasına asılmasına ve birinin fotoğraf çekip bunları paylaşmasına "kızdığını" söyledi. Bunun sadece kendisi ve yayıncı için bir mektup olduğunu söyledi. Bunu söylerken çok kararlıydı ve yüzünde görebiliyordunuz. Daha sonra, taslaklar yazmakta, kitap teslim tarihlerini belirlemekte iyi olmadığını ve taslaklarda sık sık "b*k uydurduğunu" ve "karakterlerin yol boyunca değiştiğini" söyledi. Yan not: Geçmiş röportajlarda başka şeyler söylediğini biliyorum(karakterlerin sonlarını 91’den beri bildiğini ve hiçbir zaman değişmediğini sayısız kere söylemesi meselesi, bu yüzden muhtemelen Jaime gibi karakterler için konuşuyor olabilir), bu yüzden bunu istediğiniz gibi yorumlayın. * "Alıntılanmış" kelimeler aynen onun sözleridir.
- Ona Bran / Orman Dansçıları / Pinokyo teorimi sordum. Pinokyo'nun Bran hikayesinde sahip olduğu görünüşte ağır etkiye dikkat çektim ve o da "İlginç" diye yanıtladı. (Pinokyo)Disney filmini görüp görmediğimi sordu çünkü bu onun "en sevdiği" Disney filmi ve ne kadar "karanlık ve rahatsız edici"idi. Kitapları okuyup okumadığımı da sordu ve sonra kitap ve film arasındaki farklara değindi. George, o sırada Pinokyo'nun vicdan istemediğini ve kendisine bir vicdan vermeye çalıştığı için cırcır böceğini ezdiğini söyledi. Birisi araya girdiğinde Bran'ı Pinokyo ile ilişkilendirmeye başladı. Bunun bir çeşit dikkat dağıtıcı taktik olduğuna inanıyorum çünkü bir şeylerin peşinde düşmüş olabilirim. Sonra durup cevabının sonraki bölümünü düşünürken, başka bir kadın Shakespeare'in onu nasıl etkilediğini sordu. Bu arada, bu Shakespeare sorusu halka açık tartışma panellerinde en az iki kez daha sorulmuştu.
- Doğrudan gerçek kitaplardaki referanslardan söz etmeye başladı, o zamandan bugüne taslaktaki "farklılıklara" gitti. Ana beşlinin oyun sonunu, ve Sansa’yı da dahil ederek, Demir Tahta kimin oturacağını hala bildiğini söyledi, ancak herhangi bir ayrıntı vermedi bariz nedenlerden dolayı.
(Şimdiye kadar çevirdiğim bu söyeleşi karmaşık bir şekilde sıralanmış, bir yerde bahsedip sonra ileride tekrar bahsedip ayrıntıya giriyor veya arada başka bir şey bahsedip devame diyor gibi, anormal. Bu yüzden tekrar tekrar sorulmuş gibi düşünmeyin bazı şeyleri.)
- (Jon-Arya meselesine devam) Pekala, bunu benden daha fazla düşündün. Demek istediğim, Jon Arya'ya çok düşkün. Burada Stark ailesi yuvasındaki iki garip kuştu. Diğerleri, birbirlerine benziyorlar, ikisi de kahverengi saçlara sahipti, biliyorsunuz, Sansa ve Bran ve Rickon ve Robb'un kumral-kızıl saçlarının aksine. Yani aralarında her zaman bu yakınlık vardı. Ve bilirsiniz, Arya Jon'un bir piç olduğunu umursamadı ve Jon da Arya’nın bir erkek fatma olduğunu umursamadı, bu yüzden orada bir yakınlık var. "
- [Jon'un sevgilisini kız kardeşiyle karşılaştırmasıyla ilgili soru (ama olayı çok baya başka noktaya geçirip, başka şeylerden bahsedip, sonunda bir şeyler bağlıyor)] "O(Jon) yaptıysa, uhm ... Bu kitapları 1991'de yazmaya başladım ve uhm, 91'de üzerinde çalıştım ve sonra bir televizyon oyunu aldım, bu yüzden onu gerçekten 'Doorways' üzerinde çalışmak için bir kenara bıraktım. 92-93'te tv pilotu ve bir televizyon programı yaptım. 94'te ona [kitaplar] geri döndüm ve üzerinde çalıştım. Biliyorsun, o zamana kadar, yazar olarak kariyerimde, satış öncesinde kitabın tamamını hep daha önce yazmıştım. Bu alışılmadık bir durum. Çoğu yazar bölümler ve bir taslak yazıyor. Birkaç bölüm yazıyorlar, kitabın geri kalanının ana hatlarını veriyorlar, bunu yayıncıya veriyorlar ve yayıncı 'tamam, onu alacağım' diyor.
"Bazılarınızın fark etmiş olabileceği gibi, çok çok dikkatli bir şekilde ilgilenenler, son teslim tarihlerinde iyi değilim. Ve, uh, taslaklarda da iyi değilim. Her zaman taslaklardan nefret ettim. Fevre Dream ve Armageddon Rag ile Dying of the Light ve tüm romanlarım ile kitabın tamamını yazdım. Bölümler ve taslaklar yapmadım. Oturdum, bütün bir kitap yazdım ve ajansıma gönderdim. 'Bakın, işte tam bir kitap ve bitti' dedim. Bu şekilde son teslim tarihim olmadı, piyasaya çıkmadan önce bitti. Ve benim için iyi çalıştı. Ve ilk düşüncem bunu aynısını yapmaktı bir şekilde ama olan şey, biliyorsunuz, 1994'te, ona döndüğüm ve üzerinde çalışıyordum ve bu konuda çok heyecanlıydım ve 'Bu Game of Thrones kitaplarını gerçekten sonraki bölümlerini bitirmeyi istiyorum ' . Ama hala Hollywood'daydım ve Doorways’deki tüm bu temelleri kaybettim, hala oradaydım ... Stüdyolar ve Networklar hala benimle çalışmak istiyor, bu yüzden başka işler alıyorum "Bu filmi senin yazmanı istiyoruz", "başka bir tv pilotu yapmanı istiyoruz" gibi. Ve biliyorsun, onlardan birkaç tane aldım ve 'Aman tanrım, kitabı tekrar kaldırmam gerek' dedim. Çünkü [kitap için] son tarihim yok. Biliyorsunuz, Hollywood'u düşündüğünüzde size bir son tarih verecekler, bilirsiniz, 'burda oğlum, bu filmi yaz, üç ay sonra istiyoruz' diyorlar.”
"Bu yüzden, 'Bak, romancı olmaya geri dönmek istersem, bitmemiş olsa bile bunu satmak zorunda kalacağım' dedim. O noktada 200 sayfalık Game of Thrones'um vardı ama onlar bunu istediler "Taslaklar yapmıyorum. Ne olacağını bilmiyorum, giderken çözüyorum. Ve hep böyle yaptım." dedim. Hayır, bir taslak hazırlamamız gerekiyordu. Bu yüzden iki sayfa yazdım, ne olacağını düşündüğümle ilgili iki sayfalık bir şey. Bir üçleme olacak, üç kitap olacak, Game of Thrones, the Ejderhaların Dansı. ve Kış Rüzgarları Bunlar üç pencere başlığıydı. Ve, uh, üç kitap olacak ve bu olacak ve bu olacak ve bu olacak. Ve ben uyduruyordum.”
"Ve bu iki sayfanın çoktan unutulduğunu düşünmüştüm çünkü elbette kitaplar satıldı. Her ikisi de Amerika Birleşik Devletleri'nde ve İngiltere'de satıldı. Daha fazla Hollywood işi almak zorunda kalmayacağım kadar çok paraya sattılar. Böylece etrafta 'hayır' diyebildim. 94 ve 95'te bitirmek için birkaç tane daha az [???] vardı. Bir kere ‘hayır, artık daha fazla tv show istemiyorum, bu kitapları yazmak istiyorum” dedim ve kitapları yazmaya başladım. Ve bu süreçte, taslağı hemen hemen göz ardı ettim. Karakterler beni tamamen farklı yönlere götürdü. Yani, 20 yıl boyunca o iki sayfalık şeyin var olduğunu bile unutmuşum. Ve sonra İngiliz yayıncım HarperCollins'den biri, yeni bir ofis binasına, uh, yepyeni ofislere, yeni konferans odalarına, kitaplarla ve benzeri şeylerle dekore ettikleri büyük konferans odalarına kavuştu. . Konferans odalarına yazarların adını verdiler, yani konferans odalarından biri [?] Ve bu plastik vitrinlerden birine iki sayfalık taslağı astılar, evet. [??], benden izin istemediler, sadece koydular. Ve bu iki sayfalık taslakta Jon ve Arya romantik bir öğe haline geliyor. "
(Sonra yine en yukarıda “işte bunun romantizm göstergesi olduğunu sanmıyorum... ile başlayan paragraf geliyor ve sonra 5 dakika kaldı, diye bir şey söyleniyormuş ve GRRM devam ediyormuş.)
"Biliyorsunuz, bu taslağın ortaya çıkmasına çok kızmıştım. Olmamalıydı. Bunun gibi ana hatlar ve mektuplar yalnızca editörün gözleri içindir. Kamuya açık gösterilmemelidirler. Ve, uh, onlar ayrıca [?] [?] üzerindeki kağıtlarım, tüm makalelerim ve yazışmalarım. Biliyorsunuz, o şeyleri oraya yıllardır gönderiyorum ve bu, bilirsiniz, gelecekteki bilim adamları için veya her neyse, tıpkı diğer birçok yazar gibi. Her nasılsa, kafamın arkasında 'evet, öldüğümden 20 yıl sonra bir bilim adamı girip onları bulacak' gibiydim. Hemen içeri giriyorlar! "
[1991 sonuyla devam edip etmediğini soruyorum]
- "Evet, yani nereye gittiğimi bilmediğimi söylediğimde kısmen şaka yaptım. Ana fırça darbelerini biliyorum ve ana fırça darbelerini 1991'den beri biliyorum. Kimin Demir Taht'ta olacağını biliyorum. Bazı savaşları kimin kazanacağını biliyorum, ana karakterleri; kimin öleceklerini ve nasıl öleceklerini, kimin evleneceğini ve tüm bunları biliyorum. Ana karakterler. Tabii ki yolum boyunca bir bir çok küçük karakter, bilirsiniz, ben, uhm ... 1991'de Bronn'un nasıl olacağını biliyor muydum, Bronn'a ne olacağını? Hayır, Bronn adında bir adam olacağını bile bilmiyordum. Onu yol boyunca keşfettim. 'Tamam, (Tyrion)kaçırılıyor. Bakalım orada bir çift paralı asker var, isimleri Fred ve Bronn' yazıyordu. Aslında Bronn ve Chicken'dı ve onlardan biri öldü, bir yazı tura attım 'tamam, kim öldü? Tavuk öldü, çünkü adı aptalca. Bronn daha iyi bir isim, bu yüzden Bronn'u koruyacağım.' Ve sonra Bronn oldukça ilginç bir karakter haline geldi ve bu karakterlerin çoğu kendi akıllarını kazanıyor. Siz konuşana kadar öne doğru itiyorlar ve havalı bir söz düşünüyorsunuz ve Bronn'a veriyorsunuz çünkü konuşmaya çalışıyor ve şimdi Bronn havalı bir şey söyleyen biri. [?] Karakterler bu şekilde sizde büyüyor. Bu yüzden hala yol boyunca küçük karakterlerin çoğunu keşfettiğim. Ama ana-"(cümle tamamlanmamış? Peh)
[Arya'nın ve Jon'un kaderini bilip bilmediği soruldu.]
- "Tyrion, Arya, Jon, Sansa, bilirsiniz, tüm Stark çocukları ve büyük Lannisters, evet."
(Yeminle şu ana kadar çevirdiğim en karmaşık söyleşi bu oldu, muhtemelen aktaran arkadaşın kendisinden kaynaklı çoğu ve GRRM de baya çelişkili ve yarımlı ve aktaranın bile anlamadığı bazı cümleler kurmuş. Ne diyon abi sen? Sıfırdan şimdi her şeyi tekrar daha düzenli anlat lütfen. :D Neyse şimdi başkalarına geçiyoruz, burası bitti.)
- En çok hangi karakterle ilişki kurduğu sorulduğunda “hepsiyle ilişki kuruyorum. Onlara sempati geliştiriyorum. Empati, her yazarın meydan okumasıdır. Yazmayı öğretirken insanlara ‘bildiklerini yazmak’ yerine tam tersini yazmanı söylüyor. Derileri içinde dolaşmaları gerekiyor.”
- Jon ve Robb olmak ister ama gerçekten Sam gibi (Aslında bu son dönemlerde Sam’e benziyorum açıklamalarını ilginç buluyorum çünkü ilk yıllardan beri kendisini Tyrion ile özleştirdiğini gördüm ama sanırım artık öyle olmadığını anladığı bir aydınlanma yaşadı).
- Aeron'un inancını paylaşmadığını ancak ilginç bulduğunu söyledi. İnancı sayesinde kendini bir arada tutan paramparça bir adam.
- "Brienne, zincirden örülmüş zırhlı bikini giyen DND kadın savaşçılarına cevabımdır"(Saygılar usta, aldık mesajı, seni anlıyor ve sonuna kadar bu konuda destekliyorum).
- Birisi Arthur Dayne'in öldüğünü doğrulamak istedi. "HİÇBİR ŞEYİ ONAYLAMIYORUM. 1000 aptal teorinin hüküm sürmesine izin verin ”(GRRM, ben senin....)
- Sancaksık Kardeşlerin neden R’hllor inancına geçtiği soruldu. “Çünkü onlar birinin ölümden döndüğünü gördüler. Birinin ölümden dirildiğini görsem ben de o dine girerdim.
- Birisi Brandon Stark'ın Kral Toprakları'na gittiğinde Rhaegar'ın çıkıp ölmesi dışında başka bir şey söyleyip söylemediğini sordu. George, tarihin bunu kaydetmediğini söyledi ama muhtemelen şöyle bir şeydi, "Bu uzun bir yolculuktu. Yiyecek bir şeyler var mı? Oğlum, atıma iyi bak. " (Şakanı yesinler.)
- Annem, zor zamanlar geçiren çok iyi bir aileden geliyordu ama yine de bir servet hatırası vardı. Bradys adlı ailesinin adını taşıyan uzun bir iskele inşa ettiler. Okula giderken her gün çok süslü Brady evinin önünden geçti ve kendi kendine "Neden o eve BİZ sahip değiliz? O rıhtım bizimdi! Kendimi kraliyet ailesinin sürgün edilmiş bir üyesi gibi hissettim. Belki de Dany şeylerin bir kısmı buradan geldi.”
- "ASOIAF'in bu kadar uzun olmasını planlamıyordum. İçinde dolaştım. Daha önce sadece dört roman yayınlamıştım ve her biri sadece bir yıl sürdü. ASOIAF'ı bir üçlü olarak yazmayı planlamıştım, bu yüzden üç yıl süreceğini düşündüm. İlk kitap için 1400 sayfaya ulaştığımda, uzun bir kitap olacağını biliyordum. Yaklaşık 400 sayfa kaldı ve bu ACOK'a dönüştü. Sonra "dört kitap üçlemem" beş oldu ve sonra altı kitap üçlemesi oldu. Ben onu 6 kitapta tutmaya sımsıkı sarıldım ama eşim Parris yedi parmağını kaldırmaya devam etti. Tolkien'in dediği gibi, hikâye anlatıldıkça büyüdü. "
- Konuşmanın öne çıkan bazı kısımları: -Varys ve Littlefinger, her birinin birbirleriyle ilgili zararlı şeyleri bildiği, ancak hiçbirinin diğerinin niyetinden emin olmadığı (Littlefinger daha yakın olsa da) politik bir dans oynuyor.
- Eğer en sevdiği karakteri öldürürse karısı onu terk edecek herkes diyor ki, A ile başlayıp bitiyor.
- Hayır, 2500 kişilik bir forumda Lyanna'nın son sözlerini açıklamayacak.
-Ve en açıklayıcı olanı: Winds için Kış'ın 'şeylerin öldüğü' en karanlık dönem olduğunu ve birçok karakterin karanlık yerlere gideceğini söyledi(gel de heyecan yapma :D ).
- Yedi Krallık'taki siyasi kurumların neden bu kadar zayıf olduğunu düşünüyorsunuz?
Krallık ejderhalarla birleşti, bu yüzden Targaryen'in kusuru monarşiyi tamamen onlara bağlı olarak yarattılar. Küçük konsey gerçek bir kontrol ve denge olarak tasarlanmadı. Bu yüzden, ejderhalar olmadan (krallık) aksırdı, çılgınca beceriksiz ve megalomanyak bir kral, aşk vurgunu bir prens, acımasız bir iç savaş, tahtla ne yapacağını gerçekten bilmeyen ahlaksız bir kral ve sonra kaos.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.04.20 07:31 fosyoloji Franz Kafka / Dönüşüm

Franz Kafka / Dönüşüm
https://preview.redd.it/nyfldjdlswt41.png?width=630&format=png&auto=webp&s=6e684a73a685597afcac8ecdaca84e6f172958f8
“Franz Kafka Kimdir?” sorusu ile ne zaman karşılaşsam hayat hikayesinden ziyade zihnimde hep mutsuz omuzları düşmüş gözleri ağlamaklı ve çok kırgın biri geliyor. Onun kendini hep yalnız ve hiçbir yere ait hissetmediğini düşünüyorum. Ona göre her şey bir hiçten ibaret. Öyle olmasa neden eserlerinin ölümünden hemen sonra yakılmasını istesin ki değil mi?
İçine kapanık bir abi Franz Kafka. Bana göre kafasında kurduğu dünyada yaşamayı da çok seviyor. Gerçek hayattan ziyade hayal dünyasında yaşamak ona daha güvenli geliyor olmalı. Hayatında sadece 3 defa gördüğü Milena’ya mektuplar yazan Kafka benim bu iddiamı da güçlendiriyor bana göre. Çünkü evli bir kadın olan Milena ile yalnızca 3 kez görüşmesine rağmen, ona körkütük aşık olan Kafka, sözleriyle duygularının ne kadar derin olduğunu ve çektiği acıyı mükemmel bir şekilde tasvir etmiş: “Yanımda yürüyordun Milena. Düşünsene, yanımda yürümüştün…”
Dönüşüm kitabında da kendi ruh halini ele veriyor. 1883’ün Prag’ında Yahudi bir ailede doğmasına rağmen yani zaman ve mekan tamamen onun aleyhinde iken, oturup bir böceğin ruh dünyasının sesi olmak için ciddi içine kapanmışlıklar gerekiyor. Muhtemelen çok yalnızdı ve muhtemelen kendini hep küçük bir böcek gibi hissetmişti.

Franz Kafka ve Onun Kaotik Hayatı

Her yalnız insan gibi ailesi ile çatışmaları olan biri. Babası ile ciddi problemler yaşıyor o kadar ciddi ki babasından nefret ediyor diyebiliriz. Aile içinde iletişim kuramayınca çevre ile iletişim kurmakta zorlanıyor haliyle. O da kendini yazmaya veriyor diğer tüm yalnızlar gibi.
Annesi Alman Yahudisi olan Kafka günlük yaşamında Almanca konuşuyordu. Çekler tarafından Almanca konuştuğu için dışlandı. Almanya’da yaşamayı denedi bu defa da Almanlar tarafından Yahudi oldu için dışlandı. Kendini hiçbir zaman bir yere ait hissetmediği için büyük ruhsal problemler yaşadı. Haliyle bu problemler eserlerine de yansıdı.
  1. Yüzyılın modern Alman edebiyatının en önemli yazarlarından biri olabilmesinin en önemli vesilesi içine kapanıklığı bana göre. İçine döndükçe kelimeler fışkırmış ruhunda.
Hayatı boyunca birkaç kez nişanlanmasına rağmen, hiçbir zaman evlenmemiş, aşklarını da acıları gibi kaleme alarak yaşamayı tercih etmiş Kafka! 2 kez nişanlandığı Felice Bauer ile 1912 yılında, evli bir kadın olan Milena Jesenka (1944’te gettolarda hayatını kaybetmiştir) ile 1920’de tanışmış, hayatının son yıllarında ise Dora Diamant ismindeki bir çocuk bakıcına aşık olmuş. 1917 Ağustos’unda başlayan kanlı öksürükler, o dönemlerin ölümcül hastalığı vereme yakalandığı acı gerçeğini belli etmiş Kafka’ya.

Aşklarından En Ünlüsü Milena Olmalı

Aşkın kavuşamamak olduğunu kanıtlayan gerçek bir aşk hikayesi onlarınki. Milena. Çek asıllı bir çevirmen. Franz Kafka ile de zaten bu vesile ile tanışırlar. Kafka orjinali Almanca olan eserlerini Çekçe’ye çevirtmek ister ve Milena ile tanışır. Milena o dönem evlidir ancak muhtemelen kağıt üstünde bir evlilik onlarınki. Kocası tarafından aldatılan ve şiddet gören Milena, o dönem babası tarafından bir akıl hastanesine kapatılmıştı. Hayata tutunmaya ve aklını kaybetmemeye çalıştığı dönemde de Kafka öykülerini çevirmeye çalıştı.
Hastanede olduğu dönemde Franz Kafka ile uzun uzun dertleşmeler yaptı. Bu dertleşmeler bir zaman sonra gönül birlikteliğine dönüşmüş olmalı.
İçinde yanıp tutuşan ve dışarı çıkmak isteyen tüm sözcükleri yuttuğundan mıdır bilinmez, Kafka gırtlak kanseri olur. Gırtlak kanseri ile mücadele ederken o dönem 50 milyon insanın ölümüne sebep olan İspanyol gribine yakalanır. Hayatının sonlarına doğru kanser yüzünden konuşma yetisini de yitiren Kafka 41 yaşında vefat eder.
Geriye bir sürü acı bir sürü özlem bir sürü öfke bir sevda bırakır. Öldükten sonra tüm eserlerinin yakılmasını ister. Ölürken kalanları cezalandırmak isteyenlerin ruh hali bu. Anlaşılmak için çabalayan ama bunu yapamadığını zanneden kaybolmuş ruhların kendi kalesine attığı son gol belki de…
Neyse ki arkadaşı Max Brod onun vasiyetini yerine getirmemiş ve Alman orduları Prag’a girmeden önce eserleri kaçırmayı başarmış.
Franz Kafka’nın “Dönüşüm” isimli kitabını yorumlamıştım. Bakmak isteyenler ŞURAYA tıklayabilir.
Ezgi Akgül / Fosyoloji FaceBook
submitted by fosyoloji to u/fosyoloji [link] [comments]